Her şey o pazar sabahı başladı. Hani şu masada kızarmış ekmek kokusunun olduğu, televizyonda arka planda bir haber bülteninin döndüğü, aslında her şeyin çok “normal” göründüğü o sabah… Ama benim içimde bir süredir fırtınalar kopuyordu. Kalbim, sanki kafese sığmayan bir kuş gibi göğsüme vuruyordu.
Yıllardır içimde sakladığım o cümleyi, artık çayımın şekerini karıştırırken masaya bırakmam gerektiğini hissediyordum.
“Anne, Baba… Ben Bir Şey Söylemek İstiyorum.”
Sesim biraz titredi, kabul ediyorum. Annem çay bardağını havada tutarak bana baktı, babam gazetesini hafifçe indirdi. O anki sessizliği anlatamam; sanki zaman durdu, dünya dönmeyi bıraktı.
“Ben,” dedim, “ben, sandığınızdan biraz daha farklıyım. Hayatımı kendi gerçekliğimle yaşamak istiyorum. Ben bir lubunyayım.”
O ana kadar dünyadaki tüm açılma hikayelerini okumuş, YouTube’daki tüm videoları izlemiştim. Herkesin tepkisi farklı olurdu, biliyordum. Bizim evde önce derin bir sessizlik oldu. Sonra annem, elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı ve yanıma gelip elini omzuma koydu. “Zaten biliyorduk be evladım,” dedi gülümseyerek, “sadece senin bize güvenip söylemeni bekliyorduk.”
Neden Anlatıyorum?
Bu hikayeyi anlatmamın sebebi, o masadan kalktığımda omuzlarımdaki o tonlarca ağırlığın bir anda yok olmasıydı. Tabii ki her süreç bu kadar “toz pembe” olmayabiliyor, biliyorum. Bazılarımız için bu süreç daha engebeli, daha zorlu geçiyor. Ama şu bir gerçek: Kendin olma cesareti, dünyanın en büyük özgürlüğüymüş.
Sizin Hikayeniz Ne?
Eğer şu an bu yazıyı okuyorsan ve hala o cümleyi kurup kurmamak arasında gidip geliyorsan; bil ki yalnız değilsin. Herkesin saati farklı işler. Kimimiz bir pazar kahvaltısında, kimimiz bir mektupla, kimimiz ise sadece yaşayışımızla açılırız dünyaya.